Eski Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eski Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eski Mısır Şiiri Üzerine Kısa Bir İnceleme





Eski Mısır Şiiri Üzerine Kısa Bir İnceleme



Sevgili okuyucu; sen benim yazılarımı ilginç, şaşırtıcı ayrıntılarla dolu, heyecan verici ve öğretici buldukça, benim yazan adam sorumluluğum da artıyor. Sen benim canıma mı kastettin ey okuyucu? Senden aldığım feyzle, acaba daha ne incelikte şeyler üretirim derdine düştüm. Gecem gündüzüm birbirine karıştı. Biraz merhamet... Bırakın da azıcık uyuyayım.



Kurdun kırk hikayesi varmış, kırkı da koyun üstüneymiş. Hocanın bilmem kaç hikayesi varmış, hepsi de sanat üstüneymiş. Hadi kuşanalım abaları, önümüzde rehberlerimiz, edebiyat anamızın bilmem hangi kocaları ... düşelim yollara. Bugün eski Mısır’a gidiyoruz, epey bir gergin açalım kanatları. Malum, yolumuz uzak. Kolay mı üç bin küsur sene hiç yere inmeden mavi özgürlükte kanat çırpmak?



Bu yazıyı, günümüz Türk şiirinin kısırlaştığını düşündüğüm için yazdım. Şimdi hemen ne ilgisi var diyeceksiniz. Eski Mısır şiiriyle kısırlaşmış Türk şiirinin ne ilgisi olabilir? Bence sadece eski Mısır şiirinin değil, tüm kültürlerin şiirleriyle direk ilgilidir Türk şiiri. Yada şöyle diyelim, diğer kültürlerin şiirleri de Türk şiiriyle direk ilgilidir.



Şiir neyi anlatır? ... Hayatı ... Yani? ... Yani başta aşkı, sosyal hayatı, tutkuyu, inancı, doğayı, düşleri, vs... Her şair dünyanın değişik yerlerinde ve değişik zaman dilimlerinde bunları anlattığına göre; bu durumda onlar, hayatı korumaya yeminli büyük bir ordunun askerleri değiller midir? Öyleyse birinin şiirini Arapça, diğerinin Çince ya da birinin İbranice bir diğerinin Türkçe söylemesi neyi değiştirir ki? Hepsinin şarkısı aynı yüceliğe söylenen aşk ve öfkeyi anlatmaz mı? İşte bu seslerden birini, eski Mısır şiirinin sesini duyurmayı deneyeceğim bugün size. Sanatın koruyucu tanrısı Tot yardım etsin bana. Başlıyoruz.



Yazımı parçalara bölmeyi uygun buluyorum. Hem birçok genç okuyucunun eski Mısır kültürüne hakim olmadığı düşüncesinden, hem de birçok okuyucunun şiire hakim olmadığı düşüncesinden ötürü, yazımı dört aşamada yazacağım.



Birinci aşamada kısacık da olsa genel bilgilendirme yapıp, sosyal hayata dair şiirleri inceleyeceğim. Sonra din merkezli şiirlere örnekler verip, günlük yaşayışa bir göz atacağım. En son bölümde de eski Mısır edebiyatı ve aşk şiirleriyle yazımı toparlamayı deneyeceğim.



Bence eski Mısır kültürünün özünde, insan ruhunun ölümsüz olduğu düşüncesi yatar. Ölümsüz ruh her şeyden keyif alacağı gibi, aynı zamanda ruhani bir erdemler bütününü de sürekli olarak yüreğinde taşır. Yani hem dünya nimetlerini ve sanatın inceliğini yaşa, hem diğer dünya için ibadet et!.. Dünya nimetlerini haram sayan, engelleyici ve sadece öteki taraf için yaşamayı salık veren zihniyetin tutsaklığından uzak olduklarından mıdır nedir, eski Mısırlıların ulaştıkları sanatsal yükseklik bugün bile göz kamaştırıyor.



Eski Mısır’ın tarihin ilk büyük imparatorluğu olmasının altında, kutsal önder kavramına dayanılarak yaratılan büyük bir ulus ve ölümü reddeden bir din anlayışı vardı bana kalırsa. Çünkü gerçekle ruhani olan öylesine iç içeydi ki, hangisi nerede biter, diğeri nerede başlar, asla ayırt edilemezdi. Eski Mısırlı Nil’in çevresinde tarım yapan bir toplumun savaşçı olmayan üyesiydi. Yerleşik düzeni benimsemişti. Bu anlayışta doğal ve zorunlu olarak kentleşmeyi getirmişti yanı sıra. Yerleşik tarım toplumu, ürünler için ambar yapımını, gıda ve taşıma ihtiyaçları içinde hayvanları ehlileştirmeyi zorunlu kılmıştı. Bu yerleşik düzen, bunca sene sonra bile tüm sosyolojik belirteçleriyle karşımızdadır. Eski Mısırlılar M.Ö. 4241 yılında, kesinliği bizi hayrete düşüren ve 365 gün ilkesine dayanan bir takvim icat etmişlerdi. Ancak zaman kavramları oldukça ilginçti. Nil Nehri’nin belirli zamanlarda taşması ve tarım hayatını olumlu ya da olumsuz etkilemesini ölçü aldıkları sanılıyor. Çünkü eski Mısır dilinde “yıl” kelimesi tarımsal bir terim olarak bildirilmektedir. “Yıl” sözcüğü hiyerogliflerde, tomurcuklanan bir bitki şeklinde resmedilmiştir. Tam anlamıysa, “kendini yenileyen”dir. Mısır takviminde dörder aylık üç mevsim vardı: Sel, Ekinlerin Çıkışı, Hasat... Ayrıca bu takvimde otuzar günlük on iki ay yer alıyor, her yılın sonuna beş gün ekleniyordu.





Konumuza ulaşmak ve onu daha iyi anlayabilmek için, bu toplumsal bilgileri kısacıkta olsa bilmekte fayda var. Hızla devam ediyorum özete ... M.Ö. 3500’e varmadan, Mısırlı tunç ve bakır madenini işlemeyi öğrenmişti. Savunma için güçlü kentler kurulmuş, tanrılarla ilgili efsaneler ya da günlük yaşamla ilgili ayrıntılar yazıya geçirilmeye başlamıştı. Ulaşım ve ticaret, Nil Nehri’nin avantajını iyi kullanan Mısırlı için bir zenginlik kaynağı olmaya başlamıştı.



Birinci hanedanın kuruluşundan başlayarak 400 yıllık sürede, Mısır kültürünün ilkel unsurları ağır bastı. Tanrı Firavun ve ona atfedilen sanatsal olmayan güzellemeler... “Eski Krallık” diye adlandırılan (M.Ö. 2900 – 2475 arası) dönemde devlet yönetimi olgunlaştı, madencilik ilerledi ve denizcilik güçlü bir pozisyonla; Finike’ye, Kızıldeniz’e ve hatta Somali kıyılarına kadar etkinliğini hissettirmeye başladı. El sanatları en yüksek olgunluğuna erişti. Ancak sanat ve edebiyatın atılımı Beşinci Hanedan döneminde başlayarak, aşağı yukarı 500 sene çıktığı zirveden inmemişti. İşte bu yazıda , sözü edilen dilimdeki eski Mısır şiirinin örneklerini inceleyeceğiz.



M.Ö. 2780 – 2270 yılları arası kabul edilen Üçüncü, Dördüncü, Beşinci ve Altıncı Hanedanlar dönemi , eski Mısır sanat ve edebiyatında da tam bir altın çağ kabul edildi. Heykel, süsleme sanatları ve şiir en yüksek düzeye ulaştı. Yazı kuralları kesinleşti. Müzik ve dans sanatında görülmemiş bir ilerleme sağlandı. (Yazımın ilerleyen bölümlerinde bu paragrafın içini kurcalayacağız.)



1. BÖLÜM : SOSYAL HAYATA DAİR



Mısır uygarlığının üstünlüğü, en çok sağlam toplumsal düzen ve iyi yönetimde aranmalıdır. Mısır’da yönetici olan her firavun, yeryüzünde yaşayan bir tanrı gibi hüküm sürmüştür. Bunun karşılığında Mısırlı, devletinin başına geçirdiği bu Tanrı – Firavun’u devletin ta kendisi kabul etmiş; onun her buyruğunu kutsal saymış, her yetkisini mutlak tanımıştır. Neden? Çünkü Mısır’da yazılı kesin kanunlar ya da adı konmuş kurallar yoktu. Onun için bağlı olduğu bereketli toprak ürün vermeye devam etmeli, zenginlik sürmelidir. Bunu başaran bir kuvvet olmalıdır; o kuvvet de Tanrı – Firavun’dur. Yani firavun, halkla tanrılar arasındaki manevi ilişkileri düzenlemekten sorumluydu. Hükümdar “her şeye kadir”di... Devletle firavun öylesine bir tutuluyordu ki, Mısır dilinde “hükümet”, “devlet” ya da “millet” terimleri bile yoktu. Böyle olunca da ölümsüzlük, firavunların doğal hakkıdır düşüncesi ve firavuna neredeyse tapılması kaçınılmaz oluyordu



İşte bu noktada eski Mısır şiiri, anlaşıldığı gibi ilkin firavunlara yazılmış güzellemeler ya da sanatsal olmayan övgülerle ortaya çıkar. Eski Mısır şiiri, sosyal hayatın tek hakimi firavunların tarihe armağanıdır desek pek yanlış olmayacak. “Sonsuz Hakan” şiirinde bakın firavun nasıl yüceltiliyor:



“Sonsuzluğa kadar sürecek varlığın,

Sen varoldukça sürecek sonsuzluk”




Eski Mısırlılar tanrısal firavunlarında üç kutsal nitelik ararlardı. “Hu”; (yetkili ve etkin konuşma) ya da (yönlendirici, yaratıcı buyruklar), “Sia”; (doğru görüş, duyuş, her şeyi anlama yeteneği) ve “Maat”; (adalet, iyi yönetim becerisi, hak, doğruluk ve gerçekçilik)... “Üçüncü Amenhotep İçin Övgü” adlı şiirde bu üç kutsal nitelik açıkça dile getirilmiştir



“...

O, hayatın ta kendisidir, serinlik veriyor ruha...

Halkını doyurmak için sebil ediyor hazinelerini.

Ardından gelenlerin karnı tok, sırtı pek...

Firavun demek, yiyecek demektir.

Bolluk fışkırıyor ağzından”




Sosyal hayatta çoğunlukla tarım insanı olan Mısırlı şairler, askerliğin ne kadar zor ve gereksiz bir iş olduğunu, bunun karşılığında katip ya da memur olmanın erdemi üzerinde çok yazı/şiir üretmişlerdir. Mısırlı baba oğluna öğüt olarak memur olmasını salık vermiş; savaşın kişiye şan getirmeyeceğini ve aşağılayıcı bir etkisi olduğunu anlatmıştır hep.



MEMUR ŞİİRİ




“Asker, sabahleyin kalkar kalkmaz azar işitir.

Sonra, bütün gün ya talimde,

ya savaş alanında zahmet çeker.

Sırtına yaman bir darbe iner sonra

Derken kafasına iki gürz vururlar.

Sonra gözünü patlatırlar,

burnunun direğini kırarlar.

Katip ol oğul:

mafsalların ince kalsın,

ellerin yumuşak...

Şanınla şerefinle,

beyaz fistanlar içinde dolaş;

Saraylılar selam versin sana.”




Okuması yazması olan, devlet işlerini yöneten, bir çeşit halkın kaderini belirleyen bu seçkin sınıf, devletin en gözde sınıfıydı kuşkusuz. Yönetici ve memur olmak; halkın dertlerini dinlemek, onlara rehberlik etmek son derece önemli bir erdem sayılırdı eski Mısır’da. Bu konuda daha çok Mısırlı önderlere öğüt niteliği taşıyan iki şiir parçacığı da elimizde.



ÖĞÜT ŞİİRİ – 1 –



“Öndersen,

halkı yönetiyorsan,

mükemmel olmaya çalış!

Yaptıklarında pürüz olmasın

Dürüstlük yücedir.

Değerli olan, sürekli olur

Kötülük,

önderi hiçbir zaman

sakin bir limana götürmez.”




Sizi bilmem ama, bence şahane bir şiir bu. Hele şu aşağıdakinin samimiyetine bittim



ÖĞÜT ŞİİRİ – 2 –



“Öndersen

dilek sunanları can kulağıyla dinle.

Dertlerini sana iyice anlatsınlar.

Sabırla kulak ver,

sertlik gösterme

Yakınanlar, derman bulamasalar bile,

içlerini döküp rahatlamak isterler.”




Her ne kadar önderlerine bu denli erdemli öğütler veren şiirler yazmış olsalar da, yönetimin çökmeye başladığı ya da en azından sekteye uğradığı dönemlerde papirüse dökülen dizeler her zaman yürek kabartıcı olmamıştır. Şairler öylesine bir duruş göstermişlerdir ki, neredeyse eski Mısır’ı onların dizelerinden ölçebiliyoruz. Bir çeşit barometre gibi... Aşağıya aldığım şiir bu düşünceme nasıl da hizmet ediyor.



ANKHU’NUN BOZUK DÜZENDEN YAKINMASI



“Olup bitenler, çileden çıkarıyor insanı :

...

Kargaşalık var ülkede, yıkımın eşiğindeyiz.

Kapı dışarı ettiler adaleti,

...

Tanrı buyruklarına aldırış eden yok

Gün doğunca baş çeviriyoruz,

gece olanları görmemek için.

Olup bitenler, çileden çıkarıyor insanı :

...

Memleket baştan başa tedirgin,

Ama ağzını açıp tek kelime söyleyen yok.

Masum insan kalmadı artık,

Herkesin işi gücü fesat.

Yürekler yas içinde, tasa içinde.

Komut verenle komut alan bir örnek,

İkisinin de dünya umurunda değil.

Her sabah kalkar kalkmaz görüyoruz durumu,

Ama düzeltmek için bir çabaya girişmiyoruz.

Dün neyse bugün de o...

Miskinlik sinmiş insanların yüzüne.

...

Ne acıklı bunu görüp de haykırmamak

Ama anlamayanlara dil dökmek daha (da) acı



...

Bugünlerde herkes sırf kendini dinliyor;

Kendinden başkasına inanan yok.

Hiç ilişki kalmadı gerçekle söz arasında...




Sanki günümüzü anlatıyor değil mi? Demek ki şiir acayip bi’şey... Çağlar değişir, kostümler değişir, dil, iklim, kültür, inanış değişir; ama sağlam şiir her zaman, her yerde, her koşulda yüreğimizi yakalar. Demek ki sağlam şiir ölümsüzdür.



2. BÖLÜM : DİN MERKEZLİ ŞİİRLERE DAİR



Ölümün ... hayattan başka adı yoktur” demiş John Updike bir şiirinde... (“Mısırlı, Ecelle Karşı Karşıya” şiirinin son satırı.) Bu zihniyet kuşku yok ki, eski Mısırlının din anlayışını en kestirme tarafından özetleyen bir dizedir.



Mısır tarihi boyunca üç büyük inanç egemen olmuştur: Tanrıların ve kutsal liderlerin (firavunların) sınırsız gücü, yaşamanın çok kıymetli bir armağan olduğu fikri ve ölümsüzlük inancı... Bu üç inanç öylesine “kendine münhasır” değerli kabul edilmiştir ki; kültürler arasında Mısır kadar iyimserliğe, varolmanın sevincine, tanrı ve doğa sevgisine bağlı olan başka bir kültür yok gibidir.

Mısırlılar dindar bir ulustu. Onların bölgesel ve evrensel tanrıları vardı. Bölgesel tanrılar ya hayvan biçiminde ya da hayvan başlı insan biçiminde düşünülmüştü. Evrensel tanrılar, genellikle insan gibi görülür ve öyle resmedilirdi. (Ama bunun kesin bir kuralı yoktu yine de. Örneğin, gökyüzü tanrısı Nut inek olarak da, kadın olarak da düşünülmüştü. Bunun yanında güzellik ve zevk tanrıçası Altın Hator hep alımlı bir kadın biçimindeydi.)

Eski Mısır’da, saptanabilmiş iki bin kadar tanrı adı kullanılmış.En uzun ömürlü olan Mısır tanrılarından biri, güneş tanrı Re ya da (Ra)’dır. Re Mısırlılara göre dünyanın yaratıcısıdır. Re’den bir kademe aşağıda Osiris ve İsis’le birlikte sekiz başka tanrı daha vardır. Osiris ve İsis’in oğlu Horus dokuz tanrıdan oluşmuş başka bir kutsiyetin başıdır.Güneşe tapan Mısırlılar, Horus’u doğan güneş, Re’yi öğle güneşi, Aton’u da batan güneş olarak görmüşlerdir



Bir başka tanrılar topluluğunun başındaysa Thot vardır. Thot, hep balıkçıl kuşu kafalı, insan gövdeli bir tanrı olarak resmedilmiştir. Thot; mevsimleri, yıldızları yöneten; hiyeroglif yazısını ve matematiği keşfetmiş; muhasebe, diller, büyücülük, hukuk hatta satranç oyununu bulan tanrı olarak kabul edilmiştir. Tanrıların katipliğini de Thot’un yaptığına inanılırmış.



Üçüncü bir tanrılar topluluğunun başkanı olarak da Ta adlı tanrı kabul görmüştür. Ta; tüm insanların manevi gücünün yansımalarını bünyesinde toplayan tanrıdır. Yani her duygu aslında onundur. Ancak Ta, insanlara yansımasını vermiştir. Yani tüm Mısırlıların duygularının tanrısıdır Ta. Şahin tanrı Horus Ta’nın yüreği, akıl tanrısı Thot’sa , Ta’nın dilidir. Ta sanatçıların ve yazarların koruyucusu olarak da bilinir. (Şu satırları yazarken, niye benim de koruyucu bir yazı tanrım yok diye hayıflanır gibiyim)



Bu kısa açıklamadan sonra artık Mısırlının din merkezli şiirine bir göz atabiliriz. Mısır şiiri, tanrıyı tek bir yeryüzü varlığı ve doğanın tümü olarak benimsemiştir. Yazarı belli ender şiirlerden biri olan ‘Dördüncü Amenofis’in Şiiri’ bu düşünceyi son derece açık bir şekilde destekler niteliktedir.



DÖRDÜNCÜ AMENOFİS’İN ŞİİRi



“...

Kanat çırpıp uçanların hepsi

Sen yükselince yaşar.

Gemiler sana özenerek

Gidip gelir ırmak boyunca.

Açılır bütün yollar

Sen geliyorsun diye

Sıçrar bütün balıklar

Yüzünü görmek umuduyla.

Işıltıların ulaşır

Taa denizin yüreğine.




Mısır’ın en kudretli tanrılarından biri kabul edilen Amon, Teb kentinin baş tanrısıydı. Amon’un gücü arttıkça kendisine bağlı rahiplerin gücü de aynı eksende artmıştı. Hatta öyle artmıştı ki rahiplerin gücü, Teb’in firavunu İkhenaton, rahipleriyle bir mücadeleye girmek zorunda kalmıştı. Firavun “tek tanrı” uğruna bir din reformuna tutuşmuş, rahipleriyse gelenekçi tutumlarıyla İkhenaton’un firavunluğunu bitirmişlerdir. (Tarihe İkhenaton’un zındık firavun, günahkar firavun adıyla geçmesinin nedeni tek tanrı reformu uğruna verdiği mücadeledir) İkhenaton isteğini gerçekleştirememiş, ancak (sanki müslümanların kutsal kitabı Kuran’dan bir ayet okuyormuşuz hissine kapıldığımız) kuvvetli bir şiir bırakmıştır günümüze.



REFORMCU İKHENETON’UN TEK TANRI ÜZERİNE YAZDIĞI ŞİİR



“Tanrı birdir, tektir, ondan başkası yoktur

Bir tanedir, O’dur her varlığı yaratan

Bir ruhtur tanrı, görünmeyen bir ruh,

Ruhlar ruhu, Mısır’ın yüce ruhu, kutsal ruh.

Ta başlangıçta vardı tanrı

İlk varlıktır O. Hiçbir şey yokken O vardı.

Her şeyi O yarattı kendi doğduktan sonra.

Başlayanların yaratanı, sonsuzdur tanrı

Zamanın başından sonuna kadar

Ezelden beri süregelen varlığı,

Sonsuzluğa kadar sürecek.”




Mısırlılara göre insanlarda en az iki manevi varlık vardı. En belirlisi olan “Ka”, insanla birlikte doğar, ömür boyu ayrı yaşar, ölüm anında vücuda geri dönerdi. Mumyacılık ve mezara ölünün resmini koyma usulleri bu anlayıştan doğmuştur. Böylece vücut bozulursa ya da kaybolursa, “Ka”nın mumyada, resimde, heykelde yaşamaya devam edeceğine inanılırdı.



Mısırlı, insanda bir de “Ba” bulunduğuna inanırdı. Ölümden sonra yaşayan ruh anlamına gelen “Ba”, önceleri sadece hükümdarlara ya da soylulara özgü kutsal bir ayrıcalıktı. Zamanla asillere özgü olan bu ölümsüzlük (Ba anlayışı) bütün Mısırlılar için mümkün görünmeye başladı.



Eskiden ölümsüzlük sağlamak için muhteşem, devasa, heybetli mezarlar, piramitler, tören yerleri yaptırmak gerektiğine inanılırken, artık iyiliğin insanı ölümsüzlüğe götüreceği inancı ağır basmaya başladı. “Geçici zenginlik şansla da gelir, hırsızlıkla da... Ancak “Maat” (dürüstlük ve iyilik) sonsuz mutluluğun tek yoludur” diye düşünen Mısırlı; işte bu inanışı uğruna piramitlere ya da mezarlara yiyecek, içecek ve süs eşyası koyardı. Bedeni gelecek çağlarda da yaşatmak için doğan mumya sanatı da, hep bu ölümsüzlük düşü uğruna yapılırdı.



Meraklısına Ek Bilgi : Mumyalama işleminde önce, beyin ve iç organlar çıkartılır, deri altına çamur ve kum doldurulurdu. Bütün bedene aşı boyası sürülürdü, yanaklara allık, dudaklara boya... Gözlerin yerine değerli taşlar yerleştirilir, vücut özel sargılarla sımsıkı sarılırdı. Sonra uzun bir tören yapılarak ölü görüyor, ölü duyuyor ya da konuşuyormuş gibi mumyalanan cesedin “canlandırıldığına” inanılırdı.



Mısırlının yaptığı mezarlarda da, göz kamaştıran piramitlerde de aslında ölüme meydan okuma, ölümü inkar etme anlayışı vardı. Birçok mezar buluntusunda; “Ey dünyada yaşayanlar, hayatı sevenler, ölümden nefret edenler...” yazması boşuna olmasa gerek... Yani Mısırlı, hem yeryüzünde yaşamaktan nasibini almak, hem de varolmanın zevkini sonsuzluğa kadar devam ettirmek istiyordu.



“Tertemiz Adam” ve “Güneş Tanrının Övgüsü” şiirleri bu anlayışı karşılayan en önemli şiir buluntuları kabul edilir



GÜNEŞ TANRININ ÖVGÜSÜ

“...

Re’sin sen, bütün varlıklar sana tutsak,

Aşkınla esir etmişsin hepsini.

Yukarılarda dursan da,

gün ışığı ayak izlerindir senin.

...

Sen batınca...

Yeryüzü ölü karanlığına gömülüyor

...

Sen ufuktan yükselip Aton gibi ışıldayınca,

Şölenler başlıyor

...

Uyanıp kalkıyor herkes senin uğruna

Gövdeler yıkanıyor, giysiler cicili bicili,

Kollar yükseliyor sana tapınmak için

Memleketin dört bucağında işe sarılıyor

insanlar şafaktan gün batımına kadar.




Ne güzel değil mi? Çalışmayı ibadet saymak fikri üç bin sene öncede ne kadar doğru, şimdi de öyle... Her ne kadar din, günümüzde bazı yönetici çevrelerce bir sömürü aracı olarak kullanılsa da, yine de Mısırlının bu din temelli şiirini çok samimi buluyorum ben. Hele şu aşağıdaki “Tertemiz Adam” şiiri bence bir erdemler bütünü, bir üstün yaşam felsefesi olarak duvara asılacak cinsten



TERTEMİZ ADAM



“Tanrım sana geldim işte

Gerçekleri bir bir sunmaya:

Senin uğruna ezdim kötülüğün kafasını

Kılına dokunmadım tek bir kişinin.

...

Dostluk etmedim değersiz kişilerle,

Ama kötülük de etmedim onlara

Böbürlenmedim faziletliyim diye.

Yüksek mevkilere ulaşmaya çırpınmadım

Kan kusturmadım (bu uğurda kimselere)

...

Hiç kimsenin canını yakmadım,

Aç bırakmadım tek kişiyi.

Ağlatmadım, öldürmedim

Acı çektirmedim hiç kimseye.

...

Hile karıştırmadım tartılara

Süt çalmadım çocukların ağzından.

...

Balık tutmak için

Yem yapmadım (başka) balıkları

Akan suları durdurtmadım,

Yıkmadım su yollarını

Yanan ocakları söndürmedim.

...

Asla karşı gelmedim Tanrıma.

Tertemizim, tertemizim, tertemiz.”




3. BÖLÜM : SANAT VE GÜNLÜK YAŞAYIŞA DAİR



Mısırlıların günlük yaşayışında sanat çok önemli bir yer tutuyordu. Daha doğrusu Mısır toplumu yaşamayı bir sanat gibi kabul edip kendini keyfe, eğlenceye ve güzelliğe vermişti.



ŞEN GÜNLER



“Şen geçir günlerini, bıkmadan, yorulmadan:

Ne malını mülkünü öbür dünyaya götürebilirsin

Ne de geri gelirsin öteki tarafa gidince.”




Eski Mısır’ın özellikle övülecek sanat ya da zenaati yoktur bana kalırsa. Bu renkli uygarlık hüküm sürdüğü üç bin yüz sene boyunca topyekün ve erişilmez güzellikte bir sanat ve zenaati miras bırakmıştır ardından gelen kültürlere. Övgüde birini bir diğerinden üstün tutmak çok zor: Mimari, gemicilik, takvim, resim ve heykel, şiir ve düz yazı, oymacılık, tıp, mumyacılık, taş işçiliği, dokumacılık, dans, çömlek yapımı, kuyumculuk, matematik ve astronomide yetkinlik, cam ve maden işçiliği, süs eşyası ve bugün bile göz kamaştıran takı tasarımı, mühendislik dehası anıtlar, ve saire, ve saire ... Peki bunu nasıl açıklamalıyız? Mısırlı için “yararlı” olan “iyi”dir. Bu pragmatik görüş en çok mimaride önümüze çıkar. Yani dehşetli yapılar piramitlerde ... Hemen hepsi İsa’dan önce 4000 yılından 2200 yılına kadar inşa edilmiş olan piramitlerde ... Hala tam olarak nasıl inşa edildiği açıklanamayan bu yapılar gerçek mimari şaheserleridir. Bunun yanı sıra Mısır kültürünün sembolü haline gelmiş olan Giza Platosu’ndaki büyük ve ünlü Sfenks de akıllara durgunluk veren bir mimari kalıttır. Dördüncü hanedan sırasında, 2600 yıllarında, taştan yontularak yapılmış bu anıtın yüksekliği 20 metredir. Kafası insan kafası, gövdesi aslandır.



Toplayacak olursak, eski Mısır’da başlıca üç sanat türünden söz edilebilir:

1 – Evlerde, gündelik işler için kullanılan eşya, araçlar, tas – tabak – çanak, süs eşyaları ve saireyle ilgili olan sanat.

2 – Ölüler için yapılan sanat: Mezarlar, maskeler, mumya sandukaları ve saire.

3 – Tanrılara, firavunlara, rahiplere adanan tapınak sanatı (Duvar süslemeleri, yazıtlar, dikili taşlar ...)



Dördüncü Amenhotep, Mısır’ın ilk gerçek düşünce ve sanat devrimini yarattı.



Güneş Tanrı Aton’a tek tanrı olarak tapılmasını devlet dini yapmaya uğraşan, bu uğurda başkenti ve kendi adını bile değiştiren (Amenhotep adı Güneş Tanrı’nın hizmetkarı anlamına gelen İkhenaton’a dönüşmüştür) bu firavun, sanatçıları gerçekçiliğe yöneltti. İnsanları oldukları gibi, yürürken, oynarken, konuşurken yani kısaca doğal halleriyle göstermelerini istedi. Bu dönemde geleneksel fantastik Mısır sanatı daha gerçekçi ürünler vermeye başladı. Edebiyatta hiciv ve mizah gelişti. Hatta şiirlerde açık saçıklık dönemi başladı. Adını bilmediğimiz Mısırlı kadın şairler son derece kışkırtıcı şiirler yazdı. (Bu şiirlerden iki tanesini 4. Bölüm’de “Aşk Şiirleri” incelemesinde sizinle paylaşacağım.)



Dördüncü Amenhotep, Mısır sanat tarihi için tam bir devrimcidir. Öylesine devrimcidir ki; sakatlığını örtbas etmeye çalışan Mısırlı ressamlara bile karşı çıkmış; kendisini olduğu gibi resmetmelerini istemiştir. Mısır sanatının şaheserlerinden kabul edilen, hatta kadınlığın sembolü sayılan heykellerin ve resimlerin sahibi Nefertiti’yle evlenmiştir. (Nefertiti kız kardeşidir)

Dokumacılıkta da (özellikle ketende) yirminci yüzyıla kadar Mısırlılardan daha üstün ve daha kaliteli bir keten üretemedi dünya... Sonra rastık, allık, dudak boyası, sürme, saç ve tırnak boyası, kına, takma saç ve parfümde de Mısırlı, günümüzde bile hayranlık uyandıracak bir kültüre sahipti. Tıp alanındaki yazıtların ilki de bu kültürün ürünüdür.



Ancak Mısır sanatı ve uygarlığının en ayrıntılı şaheseri ve en ilginç örneğini bize sunan anıt, hiç kuşkusuz Tutankamon’un mezarıdır. Tutankamon yirmi yaşına varmadan ölmüş önemsiz bir hükümdardı. O kadar önemsizmiş ki, sonraki firavunlardan biri, kendi mezarını onunkinin üzerine kurdurmuş. Tutankamon’un mezarı altta kalınca da erişilmez duruma gelmiş. Yüzyıllar boyunca Mısır’daki mezarları soyan hırsızlar, bu yüzden Tutankamon’un mezarını bulamamışlar. Böylelikle gizli kalan bu muhteşem eserlerle dolu mezar, 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter sayesinde gün ışığına çıkarılmıştır.

,

Mısır kültürü ve sanatının hiç tartışmasız en ilginç ve en nefis bulgusu hiyeroglif yazısıdır. Sağdan sola, soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yazılıp okunabilen bu güzel görünüşlü yazı, kuvvetli ihtimalle Mısırlıların kendi icadıdır. (Sümerliler, Mısırlılardan önce yazı kullanıyorlardı ama, Mezopotamya’daki çivi yazısıyla Mısır’ın resim-hiyeroglif yazısı arasında bir ilişki ya da benzerlik yoktur.)



İşte size hiyeroglif harfleriyle yazılmış olan “Ölüm” isimli şiir



Ölüme yazılmış bu tür şiirler sizi yanıltmasın, daha önceki bölümde uzun uzun anlattığım yaşama sevinci, Mısırlı için ecele karşı bir zaferdi. Mezarlar ve tapınaklar, ölümden sonra hayatın devam edeceğine inanıldığından ötürü, doğa güzelliklerinin, bayram ve şenliklerin, ziyafet ve oyunların resimleriyle süslenirdi.



“Yarınından ürkerek yatağa girme sakın

Düşünme ertesi gün nasıl geçecek diye

İnsan bilmez yarın neler getirecektir,

Tanrının elindedir yarının gerçekleri.”




Mısırlı her zaman eğlenceli yaşamın tadını çıkarmıştı. Yoksa tapınağının duvarına ya da kentine diktiği anıtın üzerine; “Günümüzü gün etmeye bakalım / Eğlenelim, coşalım / Sessizlik ülkesine gideceğimiz güne kadar...” diye yazar mıydı? (Biz bu anlayışa yıllar sonra “Carpe Diem” (Günün tadını çıkar) diyeceğiz.)



Bu bölümü nefis bir şiirle kapatmadan, dağılan zihinleri toplayalım. Mısırlı, insan aklını dünyayı yöneten ve hayatın önemli unsurlarını yaratan bir kudret olarak görmesiyle, uygarlık tarihinin başlıca entellektüel başarılarından birini gerçekleştirmiştir. Mısırlının aşağıdaki şiirde sanatçıya verdiği olağanüstü değere şapka çıkarmamak mümkün mü?



SANATÇININ AYDINLIĞI ŞİİRİ



“Elinde keskiyle çalışan sanatçı

Tarlayı belleyen ırgattan fazla yorulur

Akşam olunca yan gelip yatar mı?

Ne gezer?

Kolları koparcasına çalışır

ortalığı aydınlığa kavuşturmak için.”




4. BÖLÜM : ESKİ MISIR EDEBİYATI VE AŞK ŞİİRLERİNE DAİR




Mısır edebiyatının ilk örnekleri, din yazıtları, ilahiler, firavunlara övgüler ve zafer kutlamalarıdır. Mısırlılar yazı ve şiirlerini genellikle duvarlara kazırlar, papirüs üstüne ya da defterlere geçirirlerdi. Yazı için en çok kamış kalem kullanılırdı. Papirüs pek dayanıklı olmadığı için, çok sayıda metin zaman içinde kaybolup gitmiştir. Papirüsten daha dayanıklı yazı malzemesi kullanılmış olsaydı bugün evimizde belki de yüzlerce, hatta binlerce edebiyat örneği ve tarih belgesi bulunacaktı.



Mısırlılar, dile gerek edebiyat ürünlerinde ve gerekse günlük yaşayışlarında çok önem vermişlerdi.



DİLİN GÜCÜ



“Güçlü olmak istersen söz ustası ol.

Dil, yiğit elindeki kırbaç gibidir.

İyi konuşan daha merttir iyi dövüşenden.

Dize getiremezler yüreği aşkla dolu olanı.

İyilikle, adaletle hüküm sürer

atalarının dilini güzel konuşan.”




Ne güzel söylemişler... Ne güzel, ne sade... Mısırlıların, “söz hünerlerin en zorudur” düşüncesine özel bir önem vermesinin altında; katip ve memurların Mısır devlet siyasasındaki konumlarına verdikleri değer, hiyeroglifleri güzelleştirmeleri ve edebiyatta (özellikle) şiirle çok uğraşmalarının izlerini aramalıyız. Bu görüşü destekleyen iyi bir şiir örneği var elimizde.





YAZARLIĞA ÖVGÜ



“İnsan ölüp gider,

Toprak olur eti kemiği.

Çökmek ve çürümek herkesin alın yazısı

Ama okurlar var oldukça,

yazanlar sonsuz yaşar.”




Mısır edebiyatının en önemli iki türü din merkezli şiirler ve aşk şiirleridir. Din merkezli şiirleri daha önce incelemiştik. Şimdi isterseniz buyurun aşka gidelim.

En eski erdemli öğütler kitabının yazarı Ta-hotep, yazıtında; “Vaktini iyi kullanmayanlardan hayır gelmez. Onlar zamanın katilleridir. Çalışarak varlığını arttıran insan, servetini de arttırır. Ölümden sonra bile serveti sonsuz olur” derken, şairlere birer altın bilezik armağan ettiğini biliyor muydu acaba? Bugün bile altın kıymetinde olan bu öğüt, sanatla uğraşanların desturu olmalıdır bence.



Eski Mısır’da sanat asla sanat için olmamıştı. Sanatın ya da edebiyatın belirli toplumsal ve dinsel amaçlara hizmet etmesi istenirdi. Örneğin tarihin en değerli buluntularından biri kabul edilen “Kadeş Anlaşması” (M.Ö. 1269) tableti ve bazı tapınak duvarlarındaki Kadeş Savaşı yazıtları, Hititlilerle savaşan Mısır firavunu 2. Ramses’in kahramanlıklarını manzum bir destan olarak işler. Yani tarihin ilk nehir-şiir örneklerinden biri olarak karşımızdadır hala...



Mısır edebiyatının bir diğer ölümsüz eseri de, “Ölüler Kitabı”dır. M.Ö. 1600 yılında başlayan Yeni Krallık döneminde, mezarlara ve tapınaklara yerleştirilen çeşitli büyü metinlerinden oluşmuş bir derleme olan Ölüler Kitabı, ölülerin ölümsüz olmasına ve kutlu varlığına sonsuza kadar yardım amacıyla yazılmıştır. Birçok şiir gibi, bu derlemenin de kimler tarafından yazıldığı (çoğunlukla) bilinmemektedir. Minicik bir örnekle Ölüler Kitabı’nın içini anlamayı deneyelim.



“Ben dünüm, bugünüm, yarınım.

Varlığımla dolmayan gün yoktur.

Benim açtığım yoldur şimdiki çağ.”




Bana çok ilginç gelen bir ayrıntıyı paylaşmadan geçemeyeceğim. Hemen her firavunun sarayında, bir şairin görevli olduğunu saptadı araştırmacılar... Düşünsenize, bir şair sarayda ne görev için tutulur?.. Bu resmi şairlerin işi, olsa olsa firavuna kaside düzmek, önemli günler için şiirler hazırlamak ya da din törenleri için ilahiler yazmak olabilir, değil mi? Bir şair sarayda başka ne yapabilir ki? Yani sevgili okuyucu, bu muhteşem bir yapılanma değil mi sence de? Edebiyata hakim olmak, asil olmanın, tanrıyla eş tutulan firavunun yanında olmanın birinci koşulu olarak düşünülmüş. Yani edebiyatı, tanrısal bir ayrıcalık ve üstünlükle taltif etmiş Mısırlı... (Günümüzde ayaklar altında ezilen, öz gururunu magazine peşkeş çeken işbirlikçi sanat tüccarlarının elinde, her gün uğradığı tecavüzün aşağılanmasını yaşayan şiirimiz, üç bin yıl önceki saygınlığın yanında zehirli bir tütsü gibi ciğerimizi yakıyor)



Şimdi o güzel aşk şiirlerinden birine yaklaşalım da, yüreğimiz gönensin.



ŞEN TÜRKÜ



“Ben seninim sevgilim,

Bütün güzelliğimle senin.

Çiçeklerle, kokulu otlarla

Süslediğim bahçem gibi senin...

...

Kol kolayız,, el eleyiz...

Tepeden tırnağa huzur içindeyiz.

...

Sesin şarap gibi iç okşayıcı,

Seni duydukça güzeldir yaşamak.

(Seninle olmak, devirmektir tanrının doldurduğu aşk bardaklarını)

En güzel yemeklere,

en keskin içkilere değişmem

yüzümde gezinen bakışlarını...”




Mısır şiirinde uyak hiç yok dense yeridir. Zaten şiirlerin çevirilerinde de, incelemesinden çokça yararlandığım sayın Talat S. Halman hocamız da; “çeviriler, orijinal şiirlere sadık, ama Türkçe’nin özelliklerine uygun olmaları düşünülerek okuyucuya sunuldu” demektedir. Eski Mısır şiirinde vezin ve uyak bakımından kesin bir yargıya varılamamasının nedeni olarak, uzmanlar, Mısır yazısında sesli harflerin belirtilmemiş olmasını gösterirler. Ancak kendi içinde bir ritm düzeni olduğu da bellidir. Ortak kanı, şiirlerin şarkı ya da türkü formunda ve saz eşliğinde söyleniyor olduğudur.



Hiciv ve mizah da, Mısır edebiyatında önemli bir yer tutmaktaydı. Bu özel şiir yapısında dizeler kısa ve ritm vurgusu armonikti. “Seni Seve Seve” şiirinde olduğu gibi.



SENİ SEVE SEVE



“Senin o tatlı soluğunu sindiriyorum içime

Eşsiz güzelliğini seyrediyorum her gün.

...

Seni seve seve gençleşsin diyorum bedenim.

Ruhumu okşayan ellerini ver bana

Ellerini tutarak yaşasam diyorum

Adım düşmesin dilinden ... sonsuzluğa kadar.

...”




Yazımı bitirmeden önce birkaç aşk şiirinden yaptığım bir düzenlemeyle baş başa bırakayım sizi.



SEVGİ EZGİLERİ



“...

Dedim ki: Sevgilim yaşatır beni

adını duysam dirilirim

Canıma can katar yolladığı haberler

Sevgilim, ilaçların en güçlüsüdür,

üstündür bütün ilaçlardan.

Sağlığım onun gelmesine bağlı,

onu bir görsem bir şeyciğim kalmayacak.



Sevgilimi görme (saati) yaklaşırken,

Güzelliğin böylesini...

Gönlümde sonsuz bir sevinç.

Sonsuz zaman geri alamaz,

bana sevgilimin getirdiğini.

...

Ey sevgilim,

Sonsuzluğa kadar sürecek varlığın,

Sen var oldukça sürecek sonsuzluk.




Son bölümde, ölümsüzlüğü yakalamayı başarmış, komplekssiz, duygularından emin, Mısır’ın kadın şairlerinden (belki de aynı kişinin) erotizm kokan iki şiiri üst üste sunmak istiyorum.



HOŞ TÜRKÜ



“Mekmek çiçekleri, barış getirin bize!

Yüreğimin sözünü dinleyeceğim artık.

Sen beni kucaklayınca,

Saçtığın ışık öyle parlak ki,

gözlerime merhem sürmem gerekiyor.

...

Bütün erkekler içinde sensin benim erkeğim

...

Yeryüzü aydınlığa gömülmüş :

Ne olur, birlikte uyusak böyle.

(Zaman dursa)

Sonsuzluğun sonuna kadar


...



EROTİK SEVGİ ŞİİRLERİ



“Yemek vakti gitmek istiyorsun demek?

(Demek) senin asıl sevgilin yemek

Bu telaş niye?

Giysi satın almak da niye bu saatte?

Üzme tatlı canını sevgilim

Yatağımın örtülerinden (daha iyi bir giysi) yok bizim için

Susadın mı?

Al memelerimi

Bak, dolmuş taşıyorlar.

Güzellikleri lotüs çiçeği gibi

Memelerim, dünyanın en güzel yemişleri

...

Memfis’e gidiyorum ırmak boyunca

Koca tanrı Ta’ya diyeceğim ki:

“Gerçekler tanrısı Ta,

bu gece sevgilimle yatır beni.”

Ahh, bunu düşünmek bile şaraba çeviriyor ırmağı,

(titretiyor bedenimi)

..

Seninle olmak sevgilim,

Güneş kentinde olmak gibidir

Ağaçlarla dolu bahçeye dönüyorum,

kucak kucak çiçekle…

...

Görüyorum,

Ayaklarının ucuna basa basa yaklaşıyorsun,

beni arkadan (kucaklayıp) öpmek için

Ağır ve hoş kokular saçan saçlarımı öpmek için...

Sen kollarını dolayınca boynuma

Firavun olmuş gibi seviniyorum.”




Üç bin senelik yolculuğumuzu, üç bin senedir eskimemiş ve daha (görürse eğer) üç bin sene daha eskimeyecek bir şiirle bitirelim.



YÜREĞİN ŞEN Mİ?

“Tanrının elinde yoksul musun?

Eksik olsun ambarlarda servet.

Yüreğin şen mi, için ferah mı?

Olmaz olsun,

üzüntü kumkuması zenginlik.”


Devamını Oku..>>

Eski Mısır İnançlarında Osiris Kültü





Eski Mısır İnançlarında Osiris Kültü



Mısır, tarihinin ilk dönemlerinde farklı kabilelerden, daha sonra da farklı nomoslardan oluştuğu için, Mısır panteonu çok sayıda tanrı ile doludur.



Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleşmesinden önce yerel bir çok kült vardı ve her kabile farklı bir tanrıya tapardı. Bu kültler en sonunda, Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır krallıklarının dinini oluşturmuştur. Bu sistem her kabilenin inançlarından izler taşıyordu. Ayrıca, bir savaş sonrasında, yenen kabile, yenilen kabilenin tanrısını da kendi panteonuna dahil ediyordu.



Birleşme olduğu zaman ise hanedan soyunun en büyük tanrısı Horus, en büyük tanrı olarak kabul edilmiştir. Horus hakkında çok fazla bilgimiz yoktur. Fakat Horus’un bir Gök-tanrı olduğu sanılmaktadır. Ayrıca firavunun da yaşayan Horus olarak görülmesi de bu kült ile ilintilidir.



Horus kültünün yanında Seth kültü de halk kitleleri arasında varlığını korumuştur. Yukarı Mısır’da yaygınlığını koruyan Seth kültü hanedanlar zamanında da devam etmiş, özellikle de İkinci Hanedan zamanında Seth bir süre Horus’un yerine en büyük tanrı olarak tanınmıştır.



Horus ile Seth arasındaki bu çekişme sonraki dönem mitolojisine de yansımıştır. Seth kültü Mısır’da uzun süre varlığını sürdürmüş ve daha sonra göreceğimiz gibi, Seth kötü güçlerin temsilcisi olmuştur.



Mısır’ın arkaik dönemine baktığımızda farklı yerlerde farklı tanrıların önem kazanmış oldukları görülmektedir. Heliopolis’de Ra , Memfis’de Ptah , Busiris’de Osiris önemli tanrılar arasındadır.

Heliopolis yaradılış efsanelerine göre , Atum/Ra tek bir erkek tanrı olduğu için , ancak masturbasyon yolu ile başka varlıkları meydana getirmiştir. Piramit metinlerine göre , Atum/Ra “ erkeklik organını elleri arasına alıp , fışkırtarak ikizleri meydana getirdi : Şu ve Tefnut .”



Adını “kaldırmak” anlamına gelen bir sözcükten alan Şu, Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır. Aslında Şu havayı sembolize etmektedir.

Tefnet ise Şu’nun ikiz kardeşi olduğu gibi aynı zamanda karısıdır. Kökeni daha eskiye hatta Güneş kültüne dayandığı zannedilen Tefnet daha çok havadaki nemi ve yağmuru sembolize eder. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber , Güneş’in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.



Şu Tefrut çiftinden iki önemli tanrısal varlık doğar. Bunlar Geb ve Nut’tur. Erkek olan Geb Mısır toprağını, daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder. Dişi olan Nut ise gökyüzüdür. Burada Mısır mitolojisinin Hint-Avrupa mitolojilerinden farkını görürüz. Hint-Avrupa mitolojilerinde genelde yeryüzü dişidir. Efsaneye göre Geb ve Nut önceden birbirlerine yapışık iken daha sonra Şu tarafından birbirlerinden ayrılmışlardır.



Geb ve Nut’tan ise dört tanrı doğar : Osiris, Isis, Seth ve Nephthys .

Bu konuda Plutarkhos’un “De Iside et Osiride “ adlı eserinde ilginç bir mitos vardır. Plutarkhos asıl söylenceye sadık kalmasa da , efsane doğa olaylarını açıklaması açısından da önemlidir. Efsaneye göre Ra’nın karısı Nut, Geb’i kendisine aşık eder. Bunun üzerine Ra Nut’a bir ceza verir ve ona yılın hiç bir ayında ya da gününde çocuk sahibi olamayacağını söyler. Ra’nın emirleri hiç bir zaman reddedilemeyeceği için Nu çareyi Thot’tan yardım istemekte bulur. Thot uzun uzun düşündükten sonra aklına iyi bir fikir gelir. Ay tanrıçası Selene’ye gider ve onu tavla oynamaya davet eder. Tanrıça bu oyunu kaybederse aydınlık bölümlerinden yedide birini Thot’a verecektir. Oyunu Thoth kazanır. Selene aynen söz verdiği gibi ışığının yedide birini Thot’a verir. Thoth tanrıçadan aldığı ışıktan beş gün yaratır ve bu günleri yıla ekler. Böylece Nut,hiç bir yıla ve aya ait olmayan bu beş günde doğum yapabilecektir. Nut’un Osiris, Horus, Set, İsis ve Nephtys adlarında beş çocuğu olur. Osiris birinci günde , Horus ikinci günde, Seth üçüncü günde , İsis dördüncü günde ve Nephtys beşinci günde doğarlar.



Osiris




Osiris doğanlar içinde en büyükleridir ve bu nedenle, Geb gökyüzüne çıktıktan sonra, Mısır toprakları üzerinde hüküm sürme hakkı ona aittir. Osiris’in üstünlüğü daha doğumunda belli olmuştur. Osiris doğduğu zaman gizemli bir ses “Evrenin Efendisi” nin geldiğini söylemiştir.



Osiris adı aslında Mısır dilinde Usir olan tanrının adının Yunanca’ya uydurulmuş şeklidir. Osiris Yunanlılar tarafından Dionysos ve Hades ile bir tutulmuştur. Osiris , güzel yüzlü , koyu tenli ve insanlardan daha uzun resmedilmiştir.

Osiris’in tahta geçme miti aynı zamanda meşru firavunun da tahta geçme miti ile ilintilidir. Güneş-tanrı’nın hükümdarlığını Osiris’e vermesi gibi , firavun da gücünü Güneş-tanrı’dan almaktadır. Ayrıca bu mit firavunun hükümdarlığına ait bazı usulleri de meşrulaştımaktadır.



Osiris’in tahta geçtikten sonra ilk yaptığı işlerden biri , ilkel bir hayat süren Mısır’lıları uygarlaştırmak olmuştur. Osiris onlara ilk tarım araçlarını yapmayı, toprağı işlemeyi , buğdayı ve üzümü yetiştirmeyi , ekmek , şarap ve bira yapmayı öğretmiştir. Ayrıca ilkel Mısır’lılara ilk defa tapınak inşa etmeyi ve tanrılara tapmayı öğreten ve dini törenleri düzenleyen de Osiris’tir. Hatta ikili flütü de ilk Osiris yapmıştır.



Osiris , şu an Louvre Müzesi’nde bulunan Amenmos Steli’ne göre , bolluk , bereket getiren bir doğa tanrısı özellikleri de taşımaktadır. Osiris , doğal kaynaklara hükmetmekte , onunla birlikte rüzgarlar esmekte , ekinler yeşermekte ve hayvanlar yetişmektedir.

Osiris Mısır’ın uygarlaştırılmasını tamamladıktan sonra , bütün dünyanın uygarlaştırılması işine girişir. Tahtı kardeşi ve aynı zamanda da karısı olan İsis’e bırakır ve yanında veziri Thot , Anubis ve Ofois ile birlikte sefere çıkar. Uzun süre dünyanın uygarlaşması için çalışır.



Burada Anubis için de bir parantez açmak gerekmektedir . Eski Mısır’da Anpu diye adlandırılan Anubis, mitolojiye göre, ölülere Öteki Dünya’nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. Piramit metinlerinde , Anubis Ra’nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. Osiris ile ilgili efsanelerde , adı çok sık geçmese de, Anubis’in önemli bir yeri vardır. İlk olarak Anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. Ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak , Anubis , tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis Osiris’in ölümünden sonra onun “vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan Anubis zamanla Osiris’in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili yol gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir.



Osiris döndüğünde ülkesini , İsis’in başarılı yönetimi sayesinde , çok iyi durumda bulur.



Ancak bu dönem uzun sürmez. Tahta geçmeyi arzulayan , fakat Osiris’in yokluğunda dahi hüküm süremeyen Seth , Osiris’i yok etmek için bir plan hazırlamıştır. Bu plana göre Seth , Osiris’in ölçülerine göre bir sandık hazırlatır ve sandığı en değerli taşlarla süsletir . Seth , bundan sonra kendisine yardım eden yetmiş iki kişiyle birlikte planını uygulamaya koyulur .



Seth büyük bir yemek verir ve Osiris’i de çağırır. Osiris hiç bir şeyden şüphelenmeyerek yemeğe gider. Yemek sonunda Seth , sandık kimin ölçülerine uyarsa , sandığın sahibinin o olduğunu söyler. Denemek için herkes sırayla sandığın içine yatar. Sıra Osiris’e gelmiştir. Osiris yatar yatmaz Seth sandığı çiviler , eritilmiş kurşunla lehimler ve Nil nehrine atar. Böylece Seth planını uygulamıştır. Bu olay “ Osiris’in krallığının yirmi sekizinci yılında , Athyr ayının on yedisinde olmuştur.



İsis bunu duyunca , üzüntüsünden saçlarını keser , elbiselerini parçalar ve Osiris’in kapatıldığı sandığı aramaya çıkar.

Osiris’in kapatıldığı sandık , Fenike’ye , Byblos kentine kadar sürüklenmiş ve burada karaya vurmuştur. Karaya çıktığı yerde ise süratle büyüyen bir ağaç sandığı gövdesinin içine almıştır.

Byblos Kralı Malkandros bu ağacı gördüğünde hayran kalır ve ağacı kestirerek sarayına sütun olarak diktirmeye karar verir. Ağaç kesildiğinde çok güzel bir koku çıkarmıştır.



Bu olay Isis’in kulağına kadar gelmiştir. İsis durumu anlar ve Malkandros’un sarayına gider. Burada önce Astarte’nin çocuğunun dadısı olur.



İsis bir gün çocuğu ölümsüz yapmak ister ve bu amaçla çocuğu ölümsüzlük ateşine batırır. Bunu gören kraliçe çığlıklar atarak İsis’i engeller. İsis artık kendini tanıtmak zorunda kalır. Daha sonra Kral Malkandros’dan izin alarak ağacın gövdesini açar ve içinden sandığı alır.



İsis sandığı vatanına geri getirdikten sonra , Buto şehrine , oğlu Horus’un ziyaretine giderken sandığı , güvenli zannettiği bir yere saklayarak bırakır. Gece dolunayda avlanan Seth sandığı bulur ve Osiris’in bedenini tanır. Bunun üzerine , Seth Osiris’in bedenini 14 parçaya ayırır ve bu parçaları Mısır toprakları üzerine dağıtır.

Bunu duyan İsis papirüs ağacından yapılma bir tekneye biner ve bütün Mısır’ı dolaşarak Osiris’in bedeninin parçalarını toplar ve parçaları her bulduğu yere bir tapınak diker. Bu yüzden Mısır’ın bir çok yerinde , içinde Osiris’in cesedinin bulunduğu söylenen bir çok tapınak vardır.



Efsanenin sonunda ise Osiris’in oğlu Horus Seth’i yener . Yeniden canlanan Osiris artık bu dünyada yaşamak istemez ve hükmetmek için ölüler ülkesine gitmeyi tercih eder. Burada yine Anubis ile birlikte olacaktır. Anubis ölüleri yargılanması için Osiris’e getirecektir.



Efsanenin klasik yorumuna göre Osiris aslında diğer bahar ve toprak kültleri ile ilgili efsanelerde olduğu gibi doğanın ölümünü ve ilkbaharda yeniden canlanmasını temsil etmektedir. Başka yorumlara göre Osiris’in yazın kuruyan Nil Nehri’ni temsil ettiği ya da günlerin uzayıp kısalmasını belirttiği söylenebilir.



Daha önce de edebiyat tarihinde örnekleri görüldüğü gibi Plutarkhos , diğer Yunan yazarları gibi, efsaneyi biraz tahrif etmiş olsa da varolan bir efsaneyi anlattığı kesindir. Zaten piramit metinlerinde ve Ölüler Kitabı’nda buna benzer motiflerin yer alması bunu kanıtlamaktadır.



Ancak her efsanede olduğu gibi bu efsanede de daha derin anlamlar olduğu kesindir.



Bu efsaneyi dikkatle incelersek başka bir yerden gelen bir kişinin yanında diğerleri ile birlikte insanları eğittiğini ve daha sonra da kardeşi ( ya da onunla birlikte gelen diyelim) tarafından öldürüldüğünü fakat vücudunun (belki de kurduklarının) bir başkası (Anubis) tarafından korunduğunu görüyoruz. Bir bilim-kurgu romanı gibi gözükse de bu efsanenin geçmişte olan ve gelecekte de olması olası bir olaya atıfta bulunduğu görülmektedir. Dışarıdan gelen eğiticilerin , Erich Von Daniken’e rağmen, uzaylılar olması da gerekmemektir. Daha ileri bir uygarlıktan gelip Mısır halkını eğitmiş başka toplulukların olması da olası bir durum olarak gözükmektedir.



Bu efsanede bir ilginç nokta da bir tanrının , Osiris’in o sandığa sahip olma isteği ve sandığın tam olarak ona tıpatıp uyduğunu düşündüğü an onun içinde hapis olmasıdır. Bu bizim de sık sık içine düşebileceğimiz bir durumdur. Her zaman karşımıza biz cazip gelebilecek “sandıklar” çıkabilir. Hatta biz bunların tam bize uygun olduklarını düşünebiliriz. İşte o andan itibaren de onun esiri olabiliriz. Sonunda bu sahte cennet bizim sonumuz olabilir.

Sonuçta bu efsane için bir çok yorum olabilmektedir. Belki sizin yorumunuz da farklı olabilecektir. Ancak şunu her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Efsaneler her zaman geçmişte olan ya da olduğu varsayılan olayları anlatmazlar. Bazen de gelecek hakkında fikir veriler


Devamını Oku..>>

Ebu Simbel (Abû Simbel) Tapınağı



Ebu Simbel Tapınağı



Ebu Simbel Tapınağı, Abu Simbel Temple



Abu Simbel Ramesses Temple, Ebu Simbel Tapınağı, Ramses, Egypt

Ebu Simbel (Abû Simbel) Tapınağı


Ebu Simbel (Arapça: أبو سنبل ya da أبو سمبل), Güney Mısır'da bulunan antik tapınak.[1] Eski Mısır firavunlarından II. Ramses devrine ait en önemli eser olan Ebu Simbel Tapınakları; Nil Nehri kıyısında Nübya Çölü kenarındaki Ebu Simbel Dağı'nın kayaları oyularak yapılmış biri büyük diğeri daha küçük olan yeraltı tapınaklarıdır.[2]


Ramses'in hayatında Kadeş Savaşı gibi birçok önemli olayla beraber yaptığı şehir ve tapınaklar da çok önemli bir yer tutmaktadır. Kurduğu Per-Ramses şehri, ülkenin yeni başkenti olmuştur. Yaptığı en önemli tapınak ise Kraliçe Nefertari'ye adadığı Ebu Simbel'deki dağın içine oyulmuş büyük tapınaktır.[3]


"Ebû", Arapça "baba"; [1] Ebu Simbel ise, "Sümbül'ün babası" anlamına gelmektedir.[4] Tapınağın girişini açıp, içindekileri götüren Giovanni Belzoni'ye yol gösteren çocuğun adı ile anılır.[1] Tapınak, Dağın içi oyularak, 4 dev boy heykel 20 yılda yapılmıştır.[4]



II. Ramses, Nubya'daki isyancıları bastırmak için yaptığı sefer sırasında bir fili takip ederek Ebu Simbel'e ulaşır. Ramses, buraya iki tapınak yapmaya karar verir.


Büyük tapınak, 55 metre kaya içine uzanır. Eski Mısır'ın üç büyük tanrısı Ra, Amon, Harakhkes'e ve firavunun kendisine sunulmuştur. Tapınak girişindeki kapının iki yanında, yükseklikleri 20 metre olan dört heykel vardır. Kaideleriyle birlikte yükseklikleri 33 metreyi bulur. Firavunu, firavunun annesini ve eşi Nefertari'yi temsil eder. Ayrıca firavunun çocuklarını temsil eden küçük heykeller de bulunmaktadır. Tapınağın girişinde 18 metre genişlikte büyük bir yeraltı salonu bulunmaktadır. Tavanı tutan sütunlara sırtını dayamış hepsi de II. Ramses'i temsil eden ve tanrı Osiris'e benzetilerek yapılmış 8 adet heykel vardır. Büyük salondan hemen sonra daha küçük olan ikinci salona geçilir. Bu salonun en dibinde en büyük Mısır tanrısı ile karşılaşılır.[2]



Ramses, 22 yaşında Ebu Simbel Tapınağını yaptırtmaya başlamıştır.[5] Büyük tapınak, dağın içi oyularak, 20 yılda yapılmıştır. Kapısında 4 dev boy Ramses heykeli vardır. Küçük tapınak, Kraliçe Nefertari ve Tanrıça Hathor'a adanmıştır.[1] Ramses, eşi Nefertari için tapınağın üzerine "Güneşin parladığı kadın" yazdırtmıştır.[5] Kraliçe Nefertari, açılışa gelirken Nil Nehri'ndeki kazada ölmüştür.[4]


Küçük tapınak, diğerinin yakınındadır. Tanrıça Hathor ve Kraliçe Nefertari'ye sunulmuştur. Cephede firavunu ve kraliçeyi temsil eden 6 büyük heykel vardır. Ayrıca II. Ramses'i at üstünde gösteren 10 metre yüksekliğinde bir heykel daha vardır.



Her iki tapınağın duvarlarında ve heykellerin kaidelerinde II. Ramses'in zaferlerini ve meziyetlerini anlatan hiyeroglif yazıları yazılıdır.



Mısır tarafından yapılan Assuan Barajı'nın suları yükseltmesi sebebiyle yaklaşık 300.000 ton ağırlığındaki Abu Simbel tapınakları, 1970 yılında yerinden sökülerek suların erişemeyeceği daha yüksek bir yere taşınarak yeniden kurulmuştur.[2]



Temple of Abu Simbel, Ebu Simbel Tapınağı


Yapılışı


Asvan (Aswan, Assuan) Barajı yapımında Tapınak, bulunduğu yerden şimdi olduğu yere taşınarak günümüzde adeta yeniden yapılmıştır. Tapınağın şu anda olduğu yere taşınması, yekpâre kayaların kesilip, sonra tekrar bir araya getirilmesiyle mümkün olmuştur. Kayaların kesilmesinin heykellerin görünüşlerine zarar vermemesi için estetik cerrahlarından bilgi alınmış; yüzlerde iz kalmaması için kesilecek yerler, hassasiyetle belirlenmiştir. Tapınağın yapılma gerekçesiyse Ramses'in karısına duyduğu aşkın ifâdesi olmasının yanı sıra, ülkesi Mısır'ın düşmanlarına ne kadar güçlü olduğunu göstermek istemesidir. Tapınağın içerisinde bulunan tapınma taşına senede bir gün, Ramses'in doğum gününde (21 Haziran) günışığı doğrudan gelmekteyken, Asvan Barajı'nın yapımı sırasında şimdi olduğu yere taşınmasından sonra 20 Haziran'da tapınma odasına günışığı doğrudan gelmekte. Baraj yapımı sırasında daha birçok tarihî eserin taşınması gerektiğinden; Mısır hükümeti, yardım eden ülkelere eserlerin bir kısmını hediye etmişti. Bu ülkeler arasında Türkiye de vardır.[1]


Kaynaklar


[1] tr.wikipedia.org/wiki/Ebu_Simbel

[2] www.tekplatform.com/tarihimiz/200466-ebu-simbel-tapinagi.html

[3] tr.wikipedia.org/wiki/II._Ramses

[4] www.forumel.biz/ebu-simbel-tapinagi-t38482.html

[5] www.genckolik.net/turk-ve-dunya-tarihi/1173-tarihde-ramses.html


Devamını Oku..>>

Ebers Papirüsü



Ebers Papirüsü, Papyrus of Ebers

Ebers Papirüsü


Papyrus of Ebers


Ebers Tıp Papirüsü, M.Ö. 1550 yıllarında yazıldığı sanılan ve Mısır'da bulunan bir yazmadır. George Maurice Ebers tarafından Teb kentinde bulunmuştur. Papirüs, adını; kendini 1873 [Kimi kaynaklarda 1862] yılında dünyaya duyuran Eski Mısır uzmanı George Maurice Ebers'ten almıştır.



Eski Mısır'a ait, tıp bilgileri içeren en eski ve en önemli yazmadan biridir. Diğeri ise MÖ 1300'lü yıllara ait Brugsch Papirüsü'dür. İçerdiği yaklaşık 700 reçete ile eski çağ hekimliğine ışık tutan Ebers Papirüsü, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuştur ve bugün Leipzig Müzesi'nde korunmaktadır.



Timsah ısırmasından, ayak tırnağı ağrısına kadar çeşitli tedavileri anlatan, sinek, fare, akrep gibi zararlılardan arındıran reçeteler ile pek çok büyü formülünü içerir.



Dolaşım sistemi, kan damarlarının tüm vücudu sardığı, kalbin kanı dağıtan bir merkez olduğu gibi bilgileri içermesi, o dönemde tıbbın ulaştığı seviye hakkında şaşırtıcı ipuçları vermektedir.[1]


Papirüs, hastalıklarda cinleri uzaklaştırmak için yapılan büyülerle doludur. Cin tutmasının, Eski Mısırda Patolojinin temelini teşkil ettiği bilinmektedir. O zaman, ilacın kullanılmasındaki talimat “Hoş geldin ilaç, mideme dokunan şu kötülüğü çıkar” diye başlar ve “şu çok iyi gelir” diye biter. Ağız ve diş hastalıklarıyla ilgili birkaç reçete aşağıda verilmiştir:



Ebers papirüsündeki reçetelerde bahsedilen diş hastalıklarının tanınması güçtür. Bazı reçeteler çürük dişi doldurmaya yarayan, pek az dayanıklı geçici dolgu maddelerine benzer. Bunlardan nasıl bir fayda umulduğu da merak konusudur. “Çürük dişleri kapamak için gerekli reçetede Mimi (7) unu, Nübya toprağı-1; bal-1; diş doldurulur. Çürük dişi kapamak için başka reçete: Terebentin reçinesi-1, Nübya toprağı-1, yeşil zamk, havanda dövülerek dişe konur. Diğer reçete: Su-1, saam (bitki)-1, aynı şekilde hazırlanır.



Lefebre, “dişlerde ülser” diye tercüme edilebilen “Benout” hastalığının diş çürüğünden ayrı bir hastalık olduğunu öne sürer. Bunlar aynı şeyler olabilir. Çünkü 745 no'lu reçete bir diş dolgusunu vermektedir. Bundan öncede bu hastalık anlatılmıştır. Ağrılı bir diş ülseri ve diş etlerini kapamak için reçete: inek sütü-1, taze hurma-1, kuru keçiboynuzu-1, avluya bırakmalı ve sonra dokuz gün çiğnemeli (Eb.no.746). Dişlerde ülserden dolayı görülen tahribatı kapamak için bir reçete daha: Cinnamome-1, zamk-1, yağ-1. Bununla sarmalı (Eb.no.563).Dişlerdeki ülseri iyileştirmek ve dişlerini doldurmak için: Rezene-1: Yalancı çınarın meyvesi (çizilmiş olacak)-1, anus-1, bal-1, terenbentin reçinesi-1, 1: su-1: Bu ilaç, gece soğuğa bırakılacak ve sonra çiğnenecek (Eb.no: 554).



“Dişlerin sağlamlaştırılması” dişlerin olduğu kadar periodontal lezyonların ilerlemesini durdurmağa yarıyordu. Çiğnenen preparat da muhtemelen bu rahatsızlık için kullanılıyordu. 749 no'lu reçetenin muhtevası araştırıcıları yanıltmaktadır. Dişeti kemirilmesinin tedavisi için reçete: Gebout bitkisi-1/32; Kolokent-1/64; zamk-1/16; yalancı çınarın meyvesi-1/8; anason-1/32. Bu posyon gece doluncaya bırakılacak ve sonra ağız dört gün çalkalanacak (1). Ayrıca:



- Çürükleri doldurmak için, güherçile, sarı aşı boyası ve bal karıştırılır ve çürük diş doldurulur.



- Dişetinin iltihabı hastalığı için yalancı çınar ağacının meyvesi, fasulyesi, bal ve mabasit, öğütülür ve dişetine sürülür.



- Ağız kokusu için, günlük, çam fıstığı tanesi, kokulu meşe, tarçın kabuğu, tanin, Fenike kamışı. İnce döğülür, balda ezilir pişilerek pastil haline getirilir. Kadınlar tütsü yaparlar ve ağıza tutulan duman kokuyu giderir.



- Diş sürme, güçlükleri, çocuğa veya annesine pişmiş fare yedirilir. Farenin kemikleri de çocuğun ensesine yedi düğümlü kumaş parçasına sarılarak yerleştirilir.



Görüldüğü gibi bu papirüs Eski Mısır tababetinin sihirsel ve amprik yanını açıklamaktadır.[2]


Ebers Papirüsü ve Eski Mısır'da Tıp İlmi


Mısır'da tip ilmini ortaya çıkaranlar gene rahiplerdir. Çünkü ilahlardan çare uman hastalar, mabetlerde rahiplerin tedavisine muhtaç olmuşlardır. Bunu meslek edinenler de olmuş ve bunlar sarayda önemli yer işgal etmişlerdir. Mısırlılar çok mükemmel doktorlar yetiştirmişlerdir. Doktorlar devlet memuru olduklarından hastaları ücretsiz muayene ederlerdi.



Doktor yetişmesi için okullar olduğu bilinmektedir. Sais ve Heliyopolis'te bulunan bu türden okullar bulunmuştur. Sais okulunun direktörüne ait belgeye 4. sülale zamanından itibaren rastlanır ve bu kişi “Doktorlarin En Büyüğü” unvanını taşımaktadır. Heliyopolis'teki Osiris okuluna bağlı olan bir sanatoryum direktörüne ise “Büyük Peygamber” denilmektedir. Bu meşhur doktorların mezarları arasında “Hwy” adlı doktorun unvanı, “En Büyük Peygamberlerden” olarak kaydedilmiştir. Ebers Papirüsü'nde ise, ayni doktorun göz hastalıkları için bir ilacın mucidi olduğu yazılmıştır.


Tip ilmini 3 temel üzerinde incelemek mümkündür:



  1. İnsan vücudu ve fonksiyonları üzerinde bilinenler.

  2. Hastalıkların çeşitleri ve tedavileri.

  3. Hastalıklardan korunma çareleri.


Bu temelleri inceleyebilmek için elde 5 tip belgesi vardır ve hepsi de MÖ 2000. yıla aittir.



Ayrıca MÖ 28. yy 'da bir ölüm olayı dolayısıyla bulunan bir metinde doktorluğa ait yazılar bulunduğu gibi,bir başhekimin varlığı da haber verilmektedir. Olay şöyledir:



“Kral Neferkere, Thebes yapılmakta olan inşaatı gezmeye gitmiş, bu esnada baş mimar Veshptah birdenbire cansız olarak yere düşmüştür. Hükümdar derhal kütüphaneden tıbbi yazıları ve aynı zamanda başhekimleri getirtmiştir. Onlar, baş mimarin ölmüş olduğunu bildirmişlerdir.”



Bundan anlaşıldığına göre, M.Ö. 3000 başlarında tıbbi metinler, kütüphanelerde saklanmaktadır. Bunlardan hiçbiri günümüze kadar gelmemiştir.


İnsan Vücudu ve fonksiyonları Üzerine Bilinenler


Mumyacılığın ilerlemiş olduğu bu devirde, insan vücudu hakkındaki bilgiler konusunda pek ileri gidilmediği anlaşılıyor. Çünkü mumyacılıkla uğraşanlar, doktorluktan ayrı olan bir sınıf oluşturuyorlardı. Kadavra ile doğrudan doğruya temas halinde olan bu insanların oluşturduğu sınıf aşağı sayılıyordu. Onun için insan vücudu içinde olan organlarla doktorlar pek az ilgilenmişlerdir. Diğer taraftan insan cesedi üzerinde incelemeler yapmak, din bakımından men edilmişti. Bu yüzden doktorlar anatomiden ziyade, yasayan insanları baz almışlardır. Kalp ve bağırsakları zekanın merkezleri farz ederlerdi. Buna mukabil iskeletteki kemiklerin başlıcalarını, hemen hemen aslına uygun tarzda tasvir etmişlerdir.



Ebers papirüsüne göre doktor, hangi organını tutarsa orada kalbin hareketini ve varlığını hissederdi. Kan damarları temiz hava ile şişerek düzenli çalıştığı kabul edilirdi. Bununla birlikte kirli hava, bu damarları katılaştırır, tıkar ve işitirdi. İşte böyle anlarda doktor ilaçlarla bu durumu yatıştırır, onlara canlılık ve elastikiyet verirdi.



Ölüm anında ise, bu hayat verici ruh, canla beraber çekilir, kan hava almaktan mahrum olunca pıhtılaşır ve damarlar böylece boşalarak nefesten kesilen canlı mahluk yok olurdu.


Hastalıkların çeşitleri; Yaralar ve Tedavileri


Eski Mısır halkının hastalıklarıyla, simdi Mısır'da yasayan insanların hastalıklarıyla hemen hemen benzemektedir.



Papirüslerdeki yazılara ve mumyaların incelenmesinden çıkan neticelere göre; göz hastalıkları, kemik veremi, çocuk felci, anemi, çiçek, romatizma, apandisit, mide, karin ve mesane hastalıkları, bacaklarda varis, ülser ve çıbanlar, Nil çıbanı ve sara nöbetleri, diş çürümeleri ve daha bir çok hastalıklara Eski Mısırlılar maruz kalıyorlardı.



diş hastalıkları, en eski mumyalar üzerinde tespit edilmektedir. Ancak daha sonraki devirlere ait olanlarında tedavinin daha çok tatbik edildiği görülmektedir. Bu da tıbbın ilerlediğini gösterir.



Bütün bu saydığımız hastalıklar ve yaralar, tıbbi metinler olan papirüslerde yazılmıştır. Mesela Smith Papirüsü'nde bir hastalık için söyle bir metot kullanılmaktadır:



İlk önce, teşhise göre hastalığın genel adi ve bu hastalık için yapılacak isler. İkinci olarak, tıbbi inceleme. Burada daima aynı formülle başlanmaktadır:


 "Eğer söyle bir hastalığı olan adamı tetkik edersen....”


Bu kısımda, hastalığın gösterdiği bütün arızalar sıralanmaktadır. Üçüncüde, teşhis hastalığın adı “Bir hasta ki şu çeşit hastalıktan rahatsızdır”. Dördüncü olarak, Pronostik. Burada doktor tarafından üç formül kullanılmaktadır: “Tedavi edebileceğim hastalık. Mücadele edebileceğim hastalık. İyi edilemeyecek hastalık”. Beşinci olarak, tedavi meselesine gelmekte ve bir takım açıklamalar ve tavsiyeler sıralanmaktadır.



Bu gibi durumlardan dolayı Mısır doktorları, pek çok ilaçlar veriyorlardı. Ebers Papirüsü, bir çok hastalık durumu için 700 ilaç tavsiye etmektedir. 11. sülaleden bir kraliçenin mezarında bir ilaç kutusu içinde küçük ilaç kasıkları, kurumuş ilaçlar ve çeşitli bitki kökleri bulunmuştur. Ramses'in Hattusil'e yazdığı mektupta, bir doktorla beraber şifalı otlar gönderdiğini bildirmektedir.



İlaç yapılan maddeler şunlardır:



  1. Her türlü bitkiler ve ağaçlar. Bunlar en basit otlardan en büyük ağaçlara kadar sayılabilmektedir.

  2. Mâdenî cinsten olanlar, deniz tuzundan her türlü maden ve taslar. Mesela metinlerde Memfis taşının bazı özellikleri olduğu yazılmış ve vücutta hasta bir kısma konulduğu zaman ağrı hissettirmeden cerrahi bir ameliyatın kolaylıkla yapıldığı kaydedilmiştir.

  3. Hayvanların bazı organları, çiğ et halinde veya taze kurutulmuş kanları da ilaç olarak kullanılmıştır. Mesela kertenkele kani, domuzun dişleri ve kulakları, kaplumbağa beyni, loğusa kadının sütü en ilginç olanlarıdır.


Hastalıklardan Korunma Çareleri


Mısırlılar çeşitli tedbirler almışlardır. Mesela kanalizasyon yapmışlardır, böylece halkı bir çok hastalıktan korumuşlardır. Halkın sik sik yıkanmalarını temin edecek surette tedbirler alınmıştır. Dini inanışlara göre Mısırlıların oturdukları yerin, yedikleri şeyin temiz olması şarttı. Temizliğe çok önem verenlerden biri de rahiplerdi. Saçlarını her üç günde bir kesen rahipler, iki defa gündüz ve iki defa da gece yıkanmaya mecbur tutulmuşlardır. Beyaz elbise giyen bu insanlar, temiz olmadığı sayılan domuz eti ve fasulyeyi yememeleri gerekiyordu. Suyu ise ya kaynatılmış ya da filtre edilmiş olarak içerlerdi.



Bazı yazarların (W.Durant 1937 s.236-237) verdiği bilgilere göre, sağlıklarını korumak için devamlı vücutlarını yıkarlar, oruç tutarlar veya her gün bazen de her 3-4 günde bir midelerini ve bağırsaklarını boşaltırlardı. Çünkü vücuda yaramayan fazla gıdaların hastalığa yol açacaklarına inanıyorlardı. Herodot'a göre Mısırlılar Lidyalılardan sonra en iyi sağlık kurallarına uyan insanlardır.



Tıbbi papirüslerde kadın hastalıkları ve doğumu ilgilendiren metinler de bulunmuştur. Fakat çoğu sihir formülleriyle doludur.



Mısır mitolojisinde sağlığı koruyan ilahlar da vardır. “Toth” bunların başında gelir. İlahe “Seshet”: kadın Hastalıklarını, “Seth”: Beyin Hastaliklarınının koruyucusudur. bunların başında “Imhotep” tıp ilminin başlıca temsilcisi sayılmaktadır.[3]


Kaynaklar


[1] tr.wikipedia.org/wiki/Ebers_Papirüsü

[2] http://dentistry.cu.edu.tr/tarihDetay.asp?HaberId=46

[3] www.angelfire.com/film/pelin/tip_bilimi.html


Devamını Oku..>>

Büyük Piramit'in "Gizli Oda"sı Yıllardır Açılmayı Bekliyor



Khufu Piramidi, Kufu Piramiti, Büyük Piramit, Khufu Pyramid

Büyük Piramit'in "Gizli Oda"sı Yıllardır Açılmayı Bekliyor...


Khufu Piramiti (Khufu)


Piramitlerle ilgili ilk yazılı kayda Heredot Tarihi'nde rastlıyoruz. Heredot birinci piramidin Khufu (Kufu), ikincinin Kafra, üçüncünün de Menkaura tarafından yapıldığını yazmış. Khufu'nun çok gaddar bir kral olduğunu, bir ara parasız kalınca öz kızını genelevde çalışmaya gönderdiğini, kızın yeterince para kazandığını ve bu arada her müşteriden bir "hatıra" taş isteyerek kendine de küçük bir piramit yaptırdığını söylüyor.



Khufu Pyramid


Heredot'a göre giriş yolu ve piramidin yapımında 100.000 kişi çalışmıştır. Ekipler üç ayda bir değiştirilirken taş bloklar kısa kalaslardan yapılan bir makineyle basamak basamak yukarı çıkartılıyormuş. Büyük Piramidin alt kenar boylan şöyledir: Batı taban kenarı, 230.36 metre. Kuzey taban kenarı, 230.25 metre. Doğu taban kenarı, 230.39 metre. Güney taban kenarı, 230.45 metre. Toplam çevre uzunluğu, 921.45 metre. Öte yanda; yükseklik, 146.73 metredir. Bu çok ilginçtir, çünkü piramitteki çevre-yükseklik oranı daire-yarı çap oranına eşittir. Yani piramidi inşa edenler geometrideki n (pi,π) değişmezini kullanmışlardır.



Bazı araştırmacılar bunu "piramidin kuzey yarımküreyi simgelemesi" şeklinde yorumluyorlar. Aslında dünyamız tam bir küre olmadığı ve kutuplar biraz daha basık olduğu için tam mutâbakat yoktur. Bu nedenle %0.7 kadar bir fark vardır ve bazı kişiler de buna dayanarak olayın bir tesâdüf olduğunu öne sürüyorlar.


Eğer yalnızca n ölçüsü söz konusu olsaydı, tesadüf olasılığı kabul edilebilirdi. Ancak Büyük Piramidin daha pek çok özelliği var; örneğin kenarlar dört yöne de 0' toleransla tam karşıdan bakıyorlar. Bu konumu "tesâdüfen" sağlamak pek inandırıcı değil. Taban karesinin ölçülerinde sıfır hataya yakın bir hassasiyet görüyoruz. En uzun kenarla en kısa kenar arasında boy olarak sadece yüzde 0.8 hata var. Piramidi yapanların kocaman taş bloklarla çalıştığını düşünürsek, ne kadar hassas davrandıklarını anlarız. Açılarda ise 90"'den en fazla sapma 0°0333 ile güneydoğu köşesinde... Üstelik bu hassasiyeti düz arazide değil, piramidin ortasında kalan çok engebeli bir arazi üstünde başarmışlar! Ancak Büyük Piramit'in boyutlarında bir başka oran daha çıkıyor; başta mimar ve ressamların kullandığı 0 (fi) ya da genel deyimiyle "altın kesit" oranı... Sayısal değeri 1.618 olarak alınır ama tıpkı " ? " gibi tekerrür etmeyen ve sonsuza kadar giden bir kesirdir. Ancak Büyük Piramit'in içine girdiğimiz zaman daha da şaşırtıcı şeylerle karşılaşıyoruz: Büyük Piramit'in iç yapısı, bugüne kadar ne olduğu, niye yapıldığı tam olarak çözülememiş çeşitli bölümlerden oluşuyor.



Great Pyramid, Büyük Piramit


M.S. 820 yılında Halife Memûn (Al-Me'mûn), Büyük Piramit'e girmeye ve rivâyet edildiği gibi hazinelerle dolu olup olmadığını görmeye karar verdi. Ancak kuzey duvarındaki giriş çoktan kaybolmuş ve unutulmuştu. Görünürde başka da giriş yoktu. Memûn, zorlayarak girmek istedi; aylar süren çalışmalar sonucu ancak 25-30 metrelik bir tünel kazabildiler. Görünürde hiçbir şey yoktu, sanki dev yapıt, masif bir taş yığınıydı. Nitekim dümdüz kazmaya devam etseler, hiçbir şey görmeden piramitin öbür tarafından çıkmış olurlardı. Ancak şans, Memûn'a yardım etti. Tesâdüf eseri tünel kazmaya tam giriş yolunun altından başlamışlardı. Tam bırakacakları sırada yukarıdaki geçitte tavandan düşen bir taşın boğuk sesini duydular ve sesin geldiği yere doğru kazarak girişten aşağı inen geçidi buldular. Araplar, önce yukarı doğru çıkıp gizli girişe ulaştılar, sonra geri dönüp bu kez aşağı doğru indiler ve küçük bir yeraltı odasına vardılar. Odanın öte yanındaki tünele girdiler ama bu tünel hiçbir yere gitmiyordu.


Memûn, tekrar tavandan düşen taşı ilk buldukları yere döndü. Buradan yukarı doğru çıkan bir yol vardı ama masif bir granit blok yolu tıkıyordu. Memûn, granitin çevresinden kazarak devam etmek istedi, iki granit tıkaç daha gördüler. Bunların da çevresinden kazarak ayakta durabildikleri bir yere ulaştılar. Buradan ileri doğru devam eden düz bir geçit yolu vardı ve bu yolu izleyerek duvarları tuz kaplı, sivri tavanlı bir odaya girdiler. Oda bomboştu. Bir duvarı kazıdılar ama hazine yoktu. Odaya "Kraliçe Odası" adını verdiler ve tekrar geri dönüp bu kez yukarı çıkan geçitten yürüdüler. Bu yol, birden görkemli bir galeriye dönüştü. Yukarıda bir metre yükseklikte bir kaya engel vardı. Bunun üstünden geçen Araplar, bekleme odasına benzer bir açıklığa girdiler. Karşıda yan duvarlara oyulmuş kanallardan kayarak aşağı inen bir granit blok daha vardı. Ancak kanallar zemine yaklaşık 1.20 metre kala bitiyordu, yani geçidi tam kapatması mümkün değildi. Daha ileride başka oyuklar da vardı, bunlar yere kadar iniyorlardı ama granit engeller yoktu. Tek yol, alçak bir geçitti. Araplar, bunu da geçti ve nihayet büyük bir odaya ulaştılar. "Kral Odası" adını verdikleri bu odada kocaman bir taş lahitten başka hiçbir şey yoktu.



Khufu Pyramid



Lahitin boyutları geçitten büyüktü ve görünüşe göre inşaat sırasında çevresi daha açıkken yerine konmuştu. Ama içi boştu, bu da Büyük Piramidin bir mezar olmadığını gösteriyordu, çünkü oraya konmuş bir tabutu mezar soyguncularının dışarı çıkarması mümkün değildi.


Bir sorun daha vardı; girişteki geçidi kapatan üç granit blok galeriden aşağı doğru kaydırılarak yerlerine konmuşlardı. Bu ancak yukarıdaki işçiler tarafından yapılabilirdi ama o zaman da kendilerine hiçbir çıkış yolu kalmazdı. İçeride hiçbir iskelet ya da başka kalıntı yoktu. Peki o işçiler granit tıkaçları kaydırdıktan sonra nasıl dışarı çıkmışlardı?



Konu, yaklaşık 800 yıl süreyle sırrını korudu. 1638 yılında John Greaves adında bir İngiliz gökbilimci, çıkan geçidin galeriyle birleştiği yerde kuyu basma benzer bir delik gördü. İnmek istedi; ama kuyu, taş, toprak ve kumla dolu olduğu için başaramayıp bıraktı. 1814 yılında Giovanni Caviglia adlı bir İtalyan, tekrar bu yoldan aşağı inmeyi denedi ve kuyunun aslında yer altı odasına giden iniş yoluna bağlandığını keşfetti. Bu keşif, granit tıkaçları kaydıran işçilerin bu yoldan çıkmış olabileceğini gösteriyordu; ama kuyu geçidi doldurulmuştu. Bu da ancak yukarıdan moloz ve kum dökmekle mümkün olurdu ve bu kez "Peki o işçiler nereden çıktı?" sorusu geliyordu.



Bütün bunların bir tek akla yakın yanıtı var. Gerek granit blokların kaydırılması ve gerekse kuyu geçidinin doldurulması piramidin üstü henüz açıkken yapılmıştır. Bu işleri Khufu'nun yaptığını kabul edecek olursak bu kez de başka bir soru çıkıyor: Bütün girişler önceden tıkanırsa tabut nasıl içeri girer? Bunun da tek yanıtı var: Piramidin üstü açık bırakılır ve Khufu'nun cenaze töreninden sonra kapatılır... Bu varsayımı British Museum uzmanlarından Prof. I. E. S. Edwards öne sürmüştü. Mâkul görünüyor; ama o zaman da hırsızlar önceden içeriyi dolaşıp her şeyi öğrenirler; Khufu'nun mezarı da hemen soyulurdu!



Colin Wilson'un ilginç bir düşüncesi var. Özetle şöyle diyor: "Khufu (Kufu) bu noktada çözüm bulamadığı için Büyük Piramide gömülmekten vazgeçti. Kendine başka bir mezar yaptırdı ama piramidi bitirdi. Öldüğü zaman öbür mezara gömüldü ve Büyük Piramidi mezar soyguncuları için bir şaşırtmaca olarak bıraktı."


Sonuçta Büyük Piramidin hemen her yönüyle sırrını koruduğunu ve dünyanın en çok araştırılan kalıntısı olmasına rağmen bugüne kadar yanıtlanamamış pek çok soru olduğunu görüyoruz:



  1. Kraliçe Odası, niye bitirilmemiş?

  2. Niye duvarları tuzla kaplı?

  3. Niye Bekleme Odası duvarlarına kanallar oyulmuş ama engelleyici bloklar (portcullis) konmamış?

  4. Kraliçe Odası'ndaki girinti (niş) neye yarıyor?

  5. Kraliçe Odası'na giden geçitte niye 65 cm yükseklikte bir basamak var?

  6. Piramit taş blokların kat kat dizilmesiyle yapılmış. Niye 36. kattaki bloklar diğerlerinden çok daha büyük?

  7. Kraliçe Odası'nda "havalandırma kanalı" denilen kanallar piramidin dışına açılmıyor, hatta odayla da bağlantısı yok. Peki niye yapıldı, ne işe yarıyor?


Bu soruları yanıtlamak için pek çok varsayım geliştirilmiş. Ancak hepsi spekülatif ve hiçbiri kesin olarak kanıtlanamamış.



Örneğin kanalları ele alalım: İkisi Kral Odası'nın, ikisi de Kraliçe Odası'nın kuzey ve güney duvarlarından yukarı doğru çıkan dört kanal var. Duvara düz olarak giriyor, sonra yukarı dönüyor ve piramidin dış duvarlarına doğru ilerliyorlar. Açıları farklı; örneğin Kral Odası'nın kuzey kanalı ufuk hattına göre 32°28', güney kanalı ise 45°14'. Boyları da farklı;Kral Odası'nın kuzeyindeki kanal 65 m iken Kraliçe Odası'nın kuzeyindeki kanal yalnızca 24 m. Daha da ilginç olanı, Kraliçe Odası'ndan çıkan kanallar yapıldığı zaman ne odada, ne de piramidin duvarında menfez bırakılmamış olmasıdır. Bu durum kanalların herhangi bir havalandırma işlevi gösteriyor.



Öte yanda kanallar bazı araştırmacıların öne sürdüğü gibi iş bittikten sonra delinerek yapılmamış. Taş bloklar tek tek meyilli kesilmiş, oyulmuş ve piramit kat kat yükseldikçe yerlerine konmuş. Otoritelere göre bu çok zor bir teknik ve gerek dizayn gerekse yontma aşamalarında büyük dikkat gerektiriyor. Böylesine zor bir işi, görünürde hiçbir işlevi olmadığı halde, niçin yapmışlar? [1]



Giza, Khufu, Pyramid, Upuaut


UPUAUT Araştırması


Klasik tarihçiler Kraliçe Odası'nı bitirilmemiş bir mezar odası olarak kabul ettikleri için pek üzerinde durmazlar. Ancak son yıllarda, özellikle Rudolf Gantenbrink adlı bir Alman mühendisin yaptığı araştırma sonunda bu odadaki kanallar büyük tartışmalara neden oldu; [1]


1993 yılının başlarında, Alman mühendis Rudolf Gantenbrink, Mısır Eski Eserler Müdürlüğü ile Alman Mısır bilim heyetinin çağrılısı olarak, ekibiyle birlikte Kahire'ye geldi. Genç mühendisin amacı, çocukluğundan beri büyük ilgi duyduğu Giza piramitlerini, özellikle de "Büyük Piramit" olarak bilinen Khufu piramidini incelemekti. Bu görkemli yapının içinde yer alan gizemli "hava şaftları"nın açılarını tam olarak ölçmek ve içlerini araştırmak istiyordu







Upuaut Robotu I



Gantenbrink. Bunun için bir de minik robot geliştirmişti.[2] Upuaut adı verilen bu robot ucunda minik fakat güçlü projektörlere sahip ve video kamerası olan basit bir kızaktı. Dik meyilleri tırmanabilmesi için güçlü bir elektrik motoru takılmıştı.[1]


Gantenbrink'in esas hedefi Kraliçe Odası'ndaki kanalları incelemekti. Bu amaçla Alman Arkeoloji Enstitüsü'ne başvurdu. [1] Ne var ki, Mısır Eski Eserler Müfettişi Dr. Zahi Havas, bu tür bir incelemeye izin verme konusunda hiç de istekli değildi. Ama, başka bir fırsat doğdu Gantenbrink'e: Büyük Piramit'in havalandırma sisteminin iyileştirilmesi ve bu yolla içerideki nem oranının düşürülmesi gerekiyordu ve bu amaçla "hava şaftları"nın kullanılması düşünülmüştü. Ne var ki, 65 metreye dek ulaşan uzunlukları ve yalnızca 25 santimetrelik çaplarıyla bu hava şaftları, içindeki toz ve topraktan ancak marifetli bir mini robot yardımıyla arındırılabilirdi. Bu durum, istediği araştırmaları yapmasına izin verilmemekle birlikte, Gantenbrink'e çekici bir fırsat sunuyordu. Ancak onun robotu bu işi başarabilirdi.[2]



İlk çalışma 1992 Şubatı'nda Kraliçe Odası'nın güney kanalında başladı. [1] İlk aşamada Gantenbrink ve ekibi, "Upuaut" (Eski Mısır dilinde "Yolları Açan" anlamında) adını verdikleri mini robotla, yukarıdaki Kral Odası'nın şaftlarının temizlenmesi işine giriştiler. Bir alt düzeydeki Kraliçe odasında yer alan şaftlar ise Mısır Eski Eserler Müdürlüğü'nü pek ilgilendirmiyordu. [2] Upuaut yürüdü ve kısa sürede bu kanalın tahmin edildiği gibi 8-10 m değil, daha uzun olduğu anlaşıldı. [1] İş başladıktan birkaç gün sonra, Upuaut'un, şaft içindeki engebeleri aşmakta yetersiz kalabileceğini fark eden Alman mühendis, izin istedi ve [2] Bu sırada esas işe, yani Kral Odası kanallarına dönmek gerekti. Gantenbrink bu kanalları temizledi, işi vantilatörleri taktıracak olan sponsor firmalara devretti ve Almanya'ya döndü.[1]



Upuaut Robot II, 2



Çok kısa bir süre sonra "Upuaut II" adını verdiği, daha dengeli, çok daha gelişmiş bir robotla işinin başına döndü. Kral Odası'nın şaftlarını temizlemekte hiç zorlanmamış ve marifetli robotu bu işi kolayca halletmişti ama Gantenbrink'in aklı, Kraliçe Odası'nın, piramidin dış yüzeyine açılmadan içeride biten esrarengiz şaftlarındaydı. [2]


Sıra Kraliçe Odası'nın kanallarına gelmişti. Gantenbrink enstitüye yepyeni ve çok daha işlevsel ikinci bir robot yapmayı önerdi. Öneri kabul edildi ve Upuaut 2 yapıldı. Gerçekten de bir teknoloji harikasıydı bu robot. Ancak Mısırlı yetkililerden izin almak gerekiyordu; Gantenbrink 1993 Martında Kahire'ye gitti ve Cize'nin direktörü Zeki Havas'tan sözlü izin alarak çalışmalarına başladı. Ancak aksilikler birbirini izledi. Önce Alman Arkeoloji Enstitüsü desteğini çekti. Sonra Zeki Havas işten alındı. Resmen izni olmadığı halde Gantenbrink işe devam etti ve 22 Mart 1993 günü saat 11.05'de Upuaut 2 yolun sonuna vardı. 65 m kadar yürümüş ve menteşeli bir kapıyla karşılaşmıştı.[3]


1993 Mart ayının ikinci yarısında, görevi bitmek üzereyken, yanındaki Mısırlı görevli müfettişin gözetimi altında, isteğine ulaştı ve Kraliçe Odası'nın şaftlarına Upuaut II'yi yollama olanağı buldu. Bu yeni robotun üzerinde spot ışıklar ve bir de değişik yönlere uzaktan kumandayla çevrilebilen video kamera vardı. 21 Mart günü, monitörler Kraliçe Odası'nın içine kuruldu ve Upuaut II, kuzey şaftından içeri bırakıldı. Bu şaftlar, 1872 yılında piramitlerde araştırma yapan bir başka meraklı mühendis, Waynman Dixon tarafından keşfedilmişti ve Dixon, kuzey şaftını uzunca bir demir çubuğu içeri sokarak kontrol etmek istemiş, ancak şaftın dönemeçlerinden birinde çubuk sıkışarak kırılmış, bir parçası içeride kalmıştı. İşte Upuaut II, yüz yirmi yıldır orada duran bu demir çubuğun görüntülerini kontrol merkezindeki monitörlere yolladı ve dönemeçten yoluna devam istedi. Ne var ki sıkışan çubuk, robotu engelliyordu. Bir süre sonra, Gantenbrink, yakın zamanda daha gelişmiş bir robotla yeniden gelip kuzey şaftının sonuna dek incelemeyi sürdürme kararı verdi Upuaut II'yi geri çekti.


Hemen ardından, bu kez güney şaftına yerleştirildi Upuaut II. Mısır uzmanlarının, yapımına başlanıp, sonradan vazgeçildiğine inandıkları bu şaftın uzunluğunun, 15-20 metre olduğu tahmin ediliyordu. Ancak, üzerindeki kamerayla görüntüler yollaya yollaya şaftta ilerleyen Upuaut II, gittikçe gidiyordu: 25 metre... 35 metre... 45 metre... Şaft devam ediyordu. Sonunda, yaklaşık 59 metre dolayında, robot aniden durmak zorunda kaldı, çünkü önüne bir engel çıkmıştı. Üzeri zımparalanmış ve parlatılmış kireçtaşından yapılmış, garip bir "kapı"yla bitiyordu şaft! Üzerinde, diğer yandan takılmış bir kapı kulpunun iki metal çıkıntısı görülüyordu. Birinin metal ucu kırılmış ve yere düşmüştü!



Uso Mystic Door



Monitörler başında Upuaut'un yolladığı görüntüleri izleyen Gantenbrink, Mısırlı müfettiş ve bütün ekip, nefesleri kesilmiş bir halde kapıyı izlediler. Upuaut'un kamerası, şaftın bittiği alanı bütünüyle taradı ve "kapı"nın sağ alt köşesinde minik bir çatlak olduğunu fark etti. Ancak bir kablonun girebileceği kadar geniş bir çatlak.



Durum hemen Dr Zahi Havas'a ve diğer Mısır uzmanlarına bildirildi. Heyecan dalga dalga büyüyordu. Basına açıklama yapmakta oldukça isteksiz davranan Havas ve diğer yetkililer, Gantenbrink'in bunu London Times ve The Independent gazetelerine duyurmasına çok sinirlendiler. Alman mühendisin iş izni derhal iptal edildi ve piramitler çevresinden uzaklaştırıldı. Büyük bir buluş gerçekleştirilmişti ama, bunu yapan adam ödüllendirileceği yerde cezalandırılıyordu.



İzleyen yıllarda Gantenbrink, Londra ve Paris'te Ejiptologlara bulgularını anlatan birer konferans sundu ve robotun çektiği görüntüleri gösterdi. Çoğu tarihçi ve arkeolog, Upuaut II'nin yüzyılın en büyük buluşunu yaptığını söylüyor ve o "kapı"nın ardında nelerin bulunduğunu merak ediyordu; ama Mısır'dan hiç ses gelmiyordu. Gantenbrink, bu arada yeni ve çok daha gelişmiş bir robot yaptı ve izin verilmesi halinde tek bir ücret almadan, Mısırlı yetkililerin gözetimi altında çalışarak, bir fiberoptik kablo kamerayı çatlaktan içeri sokabileceğini ve muhtemel "gizli oda"nın görüntülerini dünyaya sunabileceğini söyledi ama Mısır Eski Eserler Müdürlüğü, gerekçe göstermeden bu öneriyi reddetti.



Aradan altı yıl geçtikten sonra hala Gantenbrink'in bulduğu kapı açılmış değil. Bu durum, Ejiptoloji çevrelerinde son günlerde iyice kızışan tartışmalar yaratıyor. Baskılardan bunalan Havas, 2000 yılına gireceğimiz yılbaşı gecesinde bu kapının canlı yayın eşliğinde açılacağı ve görüntülerin tüm dünyaya yollanacağını söylemişti ama mayıs ayında bunun mümkün olamayacağını, açılışın ertelendiğini duyurdu. [2]


Bildiğimiz kadarıyla bu kapı hâlâ açılmış değil, ardında ne olduğunu belki bir gün öğreneceğiz ve böylece kanalların taşıdığı sırrı anlayacağız. Şimdi bu konuda yapılan bazı spekülasyonlara dönelim.


1994 yılında "The Orion Mystery" adlı bir kitap yayımlandı. Robert Bauval ve Adrian Gilbert tarafından yazılmıştı ve Cize külliyesinin Mısır'daki gökyüzü dini ile ilgili olduğunu ve gökyüzünün yeryüzündeki yansıması şeklinde planlanmış olduğunu iddia ediyordu. Bauval uzun süredir Menkaura Piramidi'nin niye daha küçük olduğunu ve niye Khufu (Kufu) ve Kafra Piramitleri'nin ekseninde olmadığını araştırmaktaydı. 1983 yılında Suudi Arabistan'da kamp yaparken sabaha karşı gökyüzüne baktı ve Orion Takımyıldızının "kemerinin" yani Zeta, Epsilon ve Delta Orionis'in konumlarının tıpkı üç büyük piramide benzediğini gördü.



Khufu Pyramid



Bauval'in haberi yoktu ama konu daha önce gündeme gelmiş, Mısırlı uzman Alexander Badawy Büyük Piramidin güney kanalının MÖ 2550 yıllarında Orion'a baktığını ve bunun Kufu'ya Osiris kimliğine dönüp Orion'a gidebilmesi için yol gösterdiğini öne sürmüş, Amerikalı gökbilimci Virginia Trimble da gerekli hesaplan yaparak bu tezi doğrulamıştı. Bauval bunu öğrendi ama Trimble'in hesabı kanalın ortadaki Epsilon Orionis'e, yani Kafra Piramidi'ne baktığını gösteriyordu. Oysa Kufu Piramidi'nin karşılığı olan birinci (Zeta Orionis) yıldızına bakması gerekirdi. Yanıtı Gantenbrink buldu. Bauval hesaplarında Petrie'nin bulduğu açıyı, yani 44"30' değerini kullanmıştı, oysa Gantenbrink'in bulgularına göre bu açının tam 45° olduğu kanıtlandı. Bauval gerekli düzeltmeyi yaptı ve Kral Odası güney kanalının gerçekten Zeta Orionis'e yani birinci yıldıza baktığını gördü. Daha sonra Kraliçe Odası'nın güney kanalını inceledi ve bunun da Sirius'a baktığını gördü. Başka bir deyişle güney kanalları Osiris ve İsis'e işaret ediyordu. [3]


Kaynaklar


[1] www.ufonet.be/MISIR/piramit2.html

[2] www.angelfire.com/al2/arkeoloji/upuaut.htm

[3] www.ufonet.be/MISIR/piramit3.html


Devamını Oku..>>

Arşiv